Description
Tarih, yalnız olup bitmiş hadiselerin toplamı değildir; daha derinde, bir topluluğun kendisini nasıl taşıdığı, dağılma karşısında nasıl bir iç denge kurduğu, gücü hangi ölçülerle sınırladığı, hafızasını hangi vasıtalarla geleceğe aktardığı ve ortak hayatını hangi anlam etrafında ayakta tuttuğu ile ilgilidir. Bu açıdan Türk tarihî tecrübesi de yalnız zaferlerin, fetihlerin, hükümdarların, kurumların ve siyasî teşebbüslerin ardışık görünüşlerinden ibaret değildir. Onun asıl derinliği, yüzyıllar boyunca farklı tarihsel evrelerde yeniden kurulan bir düzen iradesinde, topluluğu çözülmeden taşıyabilen bir meşruiyet duygusunda ve zamanı aşındırıcı değil kurucu bir unsur hâline getirebilen güçlü bir hafıza geleneğinde saklıdır.
Elinizdeki çalışma, tam da bu derinliğin izini sürmek üzere kaleme alındı. Türk cihan hâkimiyeti fikri, uzun süre ya yalnız siyasî genişleme ile açıklanmış ya da hamasî bir tarih söyleminin içinde değerlendirilmiştir. Oysa böyle bir yaklaşım, Türk tarihinin içten işleyen kurucu mantığını açığa çıkarmaya yetmez. Çünkü gerçek kudret, önce içeride kurulur; topluluğun ortak hayatında ölçüye dönüşmeyen, güven üretmeyen, hafızayı diri tutmayan ve meşruiyeti yaşanan bir haklılık hâline getirmeyen hiçbir güç, dışarıda kalıcı bir ufuk meydana getiremez. Bu sebeple bu eser, Türk cihan hâkimiyetini yalnız dışa yönelen bir ideal olarak değil, daha derinde bir tarih ve medeniyet kurma iradesinin görünür biçimi olarak düşünmektedir.
Çalışmanın iki ciltli biçimde tasarlanması da bu bakışın tabiî sonucudur. Çünkü Türk cihan hâkimiyeti ne yalnız kavram düzeyinde anlaşılabilecek soyut bir düşünce alanıdır ne de yalnız tarih sahnesinde beliren siyasî sonuçların adı olarak yorumlanabilir. Onun bir yüzü düşüncede, ilkede, meşruiyet telakkisinde ve yön duygusunda; öteki yüzü ise toplumda, davranışta, kurumda, ritüelde, mekânda ve hafızada yaşar. Birinci cilt, bu büyük fikrin düşünsel ve kurucu omurgasını ele alırken; ikinci cilt, aynı omurganın toplumsal hayatta nasıl karşılık bulduğunu, nasıl taşındığını, nasıl tekrar edildiğini ve nasıl süreklilik kazandığını açığa çıkaracaktır. Böylece bu çalışma, bir fikri yalnız söylenmiş hâliyle değil, yaşanmış ve topluluğa yerleşmiş biçimiyle birlikte değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Bu çalışmada Türk tarihine bakış, dönemleri birbirinden koparan dar bir kronoloji anlayışına dayanmaz. Hun’dan Göktürk’e, Uygur’dan Karahanlı’ya, Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e uzanan tarihî çizgi, burada aynı kök soruların farklı çağlarda aldığı yeni biçimler olarak düşünülmektedir. Değişen yalnız kurumlar, temsil dilleri ve meşruiyet araçları değildir; aynı zamanda tarihî ihtiyaçların karşılanma biçimleri de değişir. Fakat bütün bu değişimlerin altında, insanı dağılmadan taşımak, merkezi keyfîlikten korumak, ortak yön duygusunu ayakta tutmak ve hafızayı geleceğe bağlamak gibi daha derin bir süreklilik hissedilir. Türk tarihinin öğretici yönü de tam burada belirginleşir: O, yalnız yükseliş dönemlerinde değil, kırılma, çözülme ve yeniden toparlanma eşiklerinde de kendi derin yapısını açığa çıkarır.
Bu sebeple çalışmada asıl dikkat, parlak sonuçlardan çok o sonuçları mümkün kılan iç işleyişe yönelmiştir. Zaferlerin arkasındaki meşruiyet zemini, kurumların arkasındaki insanî ihtiyaç, ideallerin arkasındaki yön duygusu, devletin arkasındaki toplumsal kabul ve hafızanın arkasındaki söze dökülmeyen aktarım biçimleri, bu eserin asıl ilgi alanını oluşturur. Çünkü bir tarihî tecrübenin büyüklüğü, yalnız neyi başardığında değil, o başarıyı hangi ahlâkî, siyasî ve toplumsal denge içinde taşıyabildiğinde anlaşılır. Türk cihan hâkimiyeti de bu bakımdan yalnız bir hükmetme arzusu değil; topluluğun iç düzenini, dış itibarını ve tarih boyunca süren kurucu sorumluluğunu birlikte taşıma çabasıdır.
Bu çalışma, geçmişi bugüne hazır hükümler hâlinde taşımayı amaçlamaz. Aynı şekilde tarihten kolaycı reçeteler de devşirmez. Fakat insan topluluklarının adalet, meşruiyet, aidiyet, hafıza ve düzen ihtiyacının ortadan kalkmadığını; yalnız bunların tarih içindeki ifade biçimlerinin değiştiğini kabul eder. Türk cihan hâkimiyetini düşünmek, sadece eski bir siyasî ideali anlamak değil; bir topluluğun nasıl tarih olduğu, nasıl süreklilik kurduğu, nasıl çözülmeye karşı direnç geliştirdiği ve nasıl kendisini her defasında yeniden inşa edebildiği üzerine yeniden düşünmek demektir. Böyle bir yaklaşım, yalnız geçmişi anlamaya değil, bugünün kamusal ve medenî meselelerini daha derin bir tarih şuuru içinde değerlendirmeye de imkân verebilir.
Son olarak bu eser, Türk tarihinin derin akışında yaşayan büyük bir sorumluluğu açığa çıkarma gayretindedir. Bu sorumluluk, yalnız dışarıya yön verme iddiasında değil; içeride güven üretme, ortak hayatı ölçü ile taşıma, hafızayı canlı tutma ve zamanı kurucu bir istikamete dönüştürme kudretinde saklıdır. Eğer bu çalışma, Türk cihan hâkimiyeti fikrini hamasetten arındırarak fakat tarihî derinliğinden de mahrum bırakmadan yeniden düşünmeye küçük de olsa bir katkı sağlayabilirse, kendi maksadına yaklaşmış olacaktır.




Reviews
There are no reviews yet.